Thursday, April 22, 2010

Bir eseri yazdıktan sonra bize ait olduğunu nasıl tescil ettirebiliriz?

Merhaba,

Son zamanlarda çevremizde çoğu kişiden duyduğumuz bu soruya yanıt vermek istedik. 

Yazmış olduğunuz bir eseri / metni, fikri mülkiyet açısından korumak istediğinizde; noter aracılığıyla tescil yapmak sayfa başı ortalama 25 TL olarak düşünüldüğünde hakkınızın korunabilmesi için çok pahallı bir yoldur. Yazılı metninizi dosya ya da e-posta yoluyla yayınevinin ellerine teslim etmek ise sanıldığı kadar güvenilir bir yöntem değildir. Sonuç olarak; içinde insan faktörünün bulunduğu her alanda, bireylerin kendi haklarını hukuki açıdan koruması bir zaruret haline gelmiştir ve yayıncılık da bu alanların önde gelenlerindendir.

En güvenilir ve ekonomik yöntemlerden birisi; Kültür Bakanlığı'nın sunmuş olduğu "İlim ve Edebiyat Eserleri Kayıt - Tescil İşlemi" denilen hizmettir.

Konuyla ilgili detaylı bilgi ve başvuru formu için bu linki kullanabilirsiniz: http://www.telifhaklari.gov.tr/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF1D2BBDFC4052639B9CD69CF44AAF79CF

İlhamınız bol olsun...

Saturday, April 17, 2010

Bir boşluk ki içimi dolduruyor

Öyle düzenli bir üzüntü ve kaos yaşıyor ki bazıları; her daim sarsılmaz ve istikrarlı hayat kalitelerine imrenirken buluyorum kendimi. Ferah kış bahçelerinde çaylarını yudumlarken cinsel problemlerini konuşup, kocaman SUV’larına binip başka başka yerlere sıkıntı içinde gidiyorlar. Her genç kızın hayali, o geniş ve bir o kadar minimalist mutfaklarında akşamdan-kalmayım-çok-berbat-haldeyim diye hayıflanıp, Alman malı beyaz pvc pencerelerinin ardında güneş parıldarken, katalog sayfalarından fırlamış salonlarında tuhaf bir umutsuzluk içinde oturuyorlar. Sabah, margarin reklamlarındaki gibi güzel, margarin haricinde üzerinde her şey bulunan kahvaltı masalarına oturup; o mutlu tabloyu çiziyorlar. Garajlarının önünde teke tek basket maçı yapmak için potalar ve evlerini çevreleyen yemyeşil çimenler var. Hani tam öyle bir düzen ki... Sanki birazdan filmin kötü adamı gelip, bu kusursuzluk abidesini sırf onların “aile bilincini güçlendirmek” adına bozmaya çalışacak. Birkaç sinirli davranış ve biraz gözyaşı sonrasında polis aracının ya da ambulansın ışığı yüzüne vururken ellerinde birer bardak sıcak çay, sırtlarında battaniye; felaketten az önce kurtulmuş Holywood yıldızlarını oynayacaklar. Ancak İsviçre Alplerine uçakları düşerse, yatları fırtınaya yakalanırsa, spor arabaları Güney Fransa Sahilleri’nde bir yerlerde kontrolünü yitirip de denize uçarsa ölür bu insanlar. Sarayburnu’ndan aşağı beyaz bir Şahin’le uçmazlar, ya da durakta beklerken freni patlamış belediye otobüsü tarafından ezilmezler. Ölümleri bile farklı olur... Ölümlerinin ardından mumları yakıp ya da ışıkları loşlaştırıp içki içerek, büyük ekranlı televizyonlarının karşısında eski tatillerini, çocuklarının ilk adımını, ileride hatıra olsun diye çekilmiş bütün komiklikleri izleyerek hüzünlenirler. Öyle organize bir hüzün ki bu... Bütün resim ve videoları atınca, hatıraları ve acıları da zihinlerinden çıkıp gidecekmiş gibi durur. Biraz-zamana-ihtiyacım-var ile kendimi-toparlamalıyım konseptine uygun; yerleri bilinir şekilde herkesten gizlenirler. Öyle düzenli bir kaos, öyle steril bir keder ve öyle soylu bir çaresizlik hali ki bu; hayatları biri tarafından özenle kaleme alınmış gibi... Bozmak istesem de bozamıyorum, hep o yan karakter kötü adam olarak kalıyorum.

Tuesday, April 13, 2010

Sen bana inan

İtimat etme göğsündekine, gel sen bana inan
Koy ver, sal gitsin ne varsa içinde Barbarosa doğru
Hadi yol alalım sahile seninle, şaşkın martılar eşliğinde, boğaza bakalım biraz
Ufku görüp umutlanalım, hafiflesin kırık ruhumuz,
Güzel şeyler olacakmış gibi hissedelim biraz da, yarım ağızla gülümseyelim
...
Avunalım
...
Belki bir başka güzel kız da burdan geçer
Belki onun kadar tatlı
Onun gibi aynı... gülümseyişi
Sesi de aynı onun gibi
Ağzının kenarındaki gamze bile aynı
Boynu aynı
Kokusu aynı
...
Beki onu da sevebiliriz bu kadar delice.

Friday, April 2, 2010

UZUN UZUN ÇALAN ZİLLER VE BİR MUTFAK KAPISI HAKKINDA

11:00

“Halbuki,” demişti adam, “hiç böyle olmasını istemezdim.”. “Film kaçtaymış?” demişti bir başkası, “Birazdan ordayım, şarjım bitiyor kapatıyorum.” demişti sonuncusu. Sonra hepsi birlikte yürümeye başlamışlardı. “Ah be ışığı kaçırdık!” demişti arkadan gelen çocuk, “Dur fırlama elimden, araba ezer.” demişti yanındaki kadın. Beklemişlerdi.

Ne güzel bir köpektim ben... Öyle demişti çocuk giderken. Kafamı kaldırıp çocuğun arkasından baktım, hala konuşuyordu. Esnedim ve ayağa kalktım. Bir süre ensemi kaşıdım. Açtım, bir şeyler bulmalıydım. Kedilerin mesken tuttuğu yerlerden geçtim, beni görünce bir kısmı kaçıştı. Bir kaçı diklenmeye yeltendi, içlerinden birini altıma alıp gebertene kadar sarsmak istedim. Dişlerimi gösterdiğimde kaçtılar. Koca kıçlı olanın üstüne atıldım. O an yanımda tiz bir ses duydum; ZIRRRN! ZIRRRN! ZIRRRN!

***

11:05

ZIIIIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRNNNN!

Handan, kapı zilinin çalmasıyla birlikte yataktan fırladı. Bu kadar erken saatte eve kimsenin gelmesini beklemiyordu. Ters dönmüş terliğinin sol tekini giydi, diğeri ortalıkta yoktu. Yatak odasından salona doğru koştu, terlikli ayağı kapı girişinde toplanmış olan peluş halıya takıldı. Halı yeşil kürklü fantastik bir hayvan gibi sol ayağına dolanıverdi. Öne doğru sendeledi, yere kapaklanmak üzereyken yemek masasına tutundu. Masanın üstündeki boş şarap şişeleri devrildi.. Sabah sabah beyninin ortasında şişeler tangırdıyordu. On saniye sonra camdan aşağıya sarkıp ‘Kimooo!?’ diye bağıracağını, aşağıdaki adamın da küfreder gibi ‘İSKİİİİİ!’ diye karşılık vereceğini çok iyi biliyordu.

ZIIIIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRNNNN!

Handan, olması gerektiği gibi, önce perdeyi sonra da pencereyi açmak istedi. Aceleyle ‘store perde’nin ipini çekti. İp elinde kaldı. ‘Hani bunlar hiç bozulmazdı! Bu perdelerin bir halta benzemediği geldiği günden belliydi’ diye geçirdi içinden. Tarık, elinde matkap dört tane dübel için yedi tane delik açmamış mıydı o gün? Sonra birbirine dolanmış ipleri açmak için saatlerce uğraşmışlardı. Üstüne üstlük bir de alt kattaki kadın eve gelip matkap gürültüsünden rahatsız olduğunu söylemişti.

ZIIIIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRNNNN!

Handan perdeyle daha fazla uğraşmadı, hemen pencereyi açıp “Kimoooo!?” diye seslendi.

Aşağıdaki nefes nefeseydi, aceleyle “Benim!” dedi.

“Tarık o köpek de ne kucağında!?”

“Aç kapıyı, ölüyor hayvan!” diye bağırdı Tarık. Karşı binadaki pencerelerin tül perdeleri kıpırdandı, arkalarında karanlık gölgeler belirdi. Gizlice gözler, gizlice dinler, gizlice konuşur ve gizlice ağlardı bu gölgeler. Bir ses duyduklarında, ağustos böcekleri gibi susar, odalarının sarı ışıklarını bir bir kapatırlardı.

Tarık, kucağında köpekle eve girdi. Onu büyük bir dikkat sarfederek, antrede yavaşça yere yatırdı; bir elini hala köpeğin karnında tutuyordu. Hayvan, içine çektiği hava yeterli gelmiyormuş gibi hırıltılı sesler çıkartıyordu. Gözleri kapalıydı, salyası ağzının kenarında beyaz bir tabaka şeklinde kurumuştu.

Handan, üzerinde ördek desenleri bulunan bir havluyla köpeğe doğru eğilirken “Noldu size böyle?” diye sordu.

“Hava güzel diye bisikleti almıştım, yokuş aşağı giderken birden önüme çıkıverdi.”

“Kıyamam ben bu garibime...”

“Böyle deme Handan, zaten bok gibiyim. Nasıl üzüldüm var ya...”

“Elini çek ordan, hemen tampon yapmalıyım.” dedi Handan başka soru sormadan.

Tarık yüzünü buruşturarak elini köpeğin karnından kaldırdı. Hafif bir inilti duyuldu. Köpeğin karın derisi yarılmış, iç organları mor solucanlar gibi kanın içinde boğum boğum dalgalanıyordu.

Tarık o an kendini suçlu ve yetersiz hissetti. “Vites dişlisi ya da zincir kesti sanırım...” dedi en emin ses tonuyla. Sonra cümlenin sonunda söylediği ‘sanırım’ ile arada kullandığı ‘ya da’nın altında kaldı bütün o anlık güveni. Midesi bulanır gibi oldu. Handan’a baktı; siyah saçlarının yüzünü örtüşünü, onun medikal bandı kesişini, siyah ojesi yer yer soyulmuş tırnaklarını, üzerinde komik sarı ördekler bulunan havlunun kanı emişini izledi. Durumu kabullenmenin verdiği sakinlikle “Keşke...” dedi, “ben de anlasaydım bu işlerden.”

“Aslında ben de pek anlamıyorum Tarık, uygulamalıdan kaldım bu dönem.”

“Veterinerlikte okuyan sensin kızım, benden daha çok anlıyorsundur..”

“Yok,” dedi Handan aniden “bu böyle olmayacak, yarayı dikmek lazım. Evde malzemem de yok!”

“Napıcaz peki?”

“Arkadaşım bir veterinerde işe başladı, taksiye atlayıp gidelim hemen!”

***

10:55

Silindir, yeni dökülmüş sıcak asfaltın üstünde ilerlerken; işçiler, kırmızı üçgen yol levhalarının içindeki kürekli siyah adamlar, yerden yükselen ve gökten yağan sıcağa rağmen tempolu bir şekilde çalışıyordu. İçlerinden birisi, Rahmi Yorgun, diğerlerine göre daha yavaş hareket ediyordu. Bir kürek mıcır attı, sonra bir kürek daha... derken durdu Rahmi. Cebinden bir Maltepe çıkartıp yaktı, derin bir nefes çekti sigarasından. Uzaktaki yolda sıkış sıkış otobüsler, içinde tıkış tıkış insanlarla ağır aksak ilerlemeye çalışıyordu. Orada, en azından şimdilik, o otobüslerin içinde bulunmamanın verdiği keyifle gülümsedi. ‘Yok agam yok, bu devran böyle dönmez.’ diye mırıldandı kendi kendine.

Sigarasından ikinci fırtı çekerken; arkadaşlarının zabıta telsizi diye dalga geçtiği cep telefonu çalmaya başladı. Ekranda ‘BEKİR BEY’ yazıyordu. İçi sıkılır gibi oldu Rahmi’nin... Asfalt çalışmasının uzağına doğru yürüdü hiç acele etmeden. Otoyol bomboştu. Asfaltın üstü geçmişin arabalarından kalan lastik izleri ve silinmeye yüz tutmuş beyaz çizgilerle kaplıydı; her yanına, savaş sonrası terkedilmiş şehirler gibi, yarım kalmış bir yalnızlık sinmişti. Sekiz defa çaldı telefon, dokuzuncu da açıp “Alo” dedi Rahmi.

“Rahmi Bey beş aydır kiranı ödemiyorsun! Sesimi çıkartmıyorum, yaşlı başlı adamdır yazıktır diyorum anlamıyorsun.”

“Öderim ben onu Bekir Bey, yerim yurdum belli.”

“Yok artık yerin yurdun, aradılar şimdi. İcra memurları kapıdaymış, tahliye ediyorlar evi.”

“Ama...” dedi Rahmi, gerisi gelmedi.

“Halbuki,” dedi telefondaki ses, “hiç böyle olmasını istemezdim.”

“Ben de...” diyebildi sadece Rahmi.

Telefon elinden düştü. Terler gibi oldu, nefes alış verişleri hızlandı. Hafifler gibi oldu sonra Rahmi, üfleseler tüy gibi döne döne yükselecekti sanki. Serin bir rüzgar alnındaki teri okşarcasına esti. Uçmadı Rahmi öyle düşündüğü gibi; kurşun misali dibe çöktü. Asfaltın üstüne oturdu, sırtını refüjdeki soğuk metal bariyere dayadı. Kalbinin sesini, GÜP! GÜP! GÜP!, kulaklarında duyuyordu. Elini bütün gücüyle göğsüne bastırdı. Bekir Bey’in ‘Hiç böyle olmasını istemezdim...’ deyişi kulaklarında defalarca.yankılandı. Neydi ki hem “böyle” olan? ‘Hiç böyle olmasını istemezdim...’ Rahminin asfalta yığılması mıydı istemediği? ‘Hiç böyle olmasını istemezdim...’ Yoksa buzdolabını taşıyan hamalların, mavi baharat takımını yanlışlıkla kırması mı? Serin bir öğleden sonra, ucuz bir züccaciyecinin vitrininden karısıyla birlikte seçtikleri baharat takımının kırılmasına, Rahmi gerçekten üzülür müydü? Aslında pek sevmezdi o tuzlukları, biberlikleri Rahmi; baktıkça yanlızlığını hatırlardı. Rüzgar, Fatma’nın saçlarını tül perde gibi Rahmi’nin yüzüne doğru uçuştururken “Hem ne yaparız ki bu kadar çok baharatı.” dememiş miydi? Bir tuzu vardı Rahmi’nin bir de pul biberi, arasıra canının kimyon çektiği olurdu. O zaman da bakkala gidip bir fişek kimyon alıverirdi. Ama bu baharatlıklar öyle miydi? ‘Biberiye’ yazıyordu birinin üstünde, diğerinde yaldızlı bir ‘Kişniş’ yazısı parıldıyordu. Kebabiye, safran, kakule, anason, köri, köfte baharı, muskat... diye devam ediyordu liste. Fatma tek kelime bile etmemişti, vitrine öyle çocuk gibi bakıyordu ki... Rahmi’nin içi cız etti; “Bak hepsini kullanacağın güzel yemekler yapacaksın o zaman bana!” deyiverdi. Gözlerinin içine bakıp gülümsedi Fatma. En net anısı buydu Rahmi’nin, neden bu andı diye sorsalar kendi de bilmezdi. Hoş, kimse neden diye sormazdı; pek konuşmaz pek anlatmazdı Rahmi böylesi küçük şeyleri. O günden sonra en tuhaf baharatlarla dolu bir çok yemek yedi Rahmi, bazen sevdi bazen sevmedi bu yediklerini. Gülümsediği, yüzünü ekşittiği, hapşurduğu, gözlerini kocaman açıp su istediği, tekrar gülümsediği, hapşurduğu ve tekrar gülümsediği oldu. Ve bir gün... Mutfaktan kokusu yükselen bütün baharatlar, hayatından çıkıverdi. Fatma öldü. Geride bomboş bir baharat takımı bıraktı. Elini iyice kalbine bastırdı Rahmi, ağzı kurumuştu, gözleri yuvalarının içine çekiliyor gibiydi. Son bir gayretle refüjdeki bariyerden destek alarak ayağa kalktı. Önündeki kapıyı daha önce nasıl görmediğine şaşırdı. Yürüdü. Mutfak kapısı aralıktı, bir kadın yemek yapıyordu, içeriden çeşit çeşit baharat kokusu geliyordu.

***

11:12

Ne güzel bir köpektim ben... Gözlerimi araladım, çenem kilitlenmiş gibiydi, ağzımı açamadım. Bir kız vardı, bir de adam. Kucaklarındaydım.

“Ne trafiği bu böyle şöför bey?” dedi kız.

“Yandaki ana yolu asfaltlıyorlar ondan.” dedi öndeki adam.

“Başka yoldan falan, bir yerlerden gidelim; durumu iyi değil!” dedi kız.

“Yok abla bu yol açılmaz. Ne ileri ne geri, sıkıştık kaldık burda.” dedi öndeki.

Kız başımı okşuyordu, üşümeyim diye sarmışlardı beni. Biraz kafamı doğrultmaya çalıştım, canım yandı. Tüm gücümle doğrulup dışarı baktım.

“Handan bir şey oluyor ayaklandı sanki bu!” diye bağırdı adam.

Bomboş bir yol vardı dışarda, kenarında bir adam oturuyordu. Belediyeci dediklerimize benzer gibiydi. Havlamak istedim adama, çenemi açtım zorla. Ağzımdan dışarı bir şeyler çıktı. Bir daha, bir daha, bir daha seslendim adama; koşmaya çalıştım.

“Tarık, üstüme simsiyah kustu bu!” diye bağırdı kız.

“Abi döşemeyi mahvetti it!” dedi öndeki adam.

“Bir sus lan ölüyor hayvan! Başlatma döşemene!” diye bağırdı diğer adam.

Önce sesler, sonra da kokular gitti. Kız gitti, adam gitti, kucak gitti, üşümeyim diye sardıkları gitti. Kafamı kaldırıp dışarı baktım, belediyeci kılıklı adamı gördüm. Ayakta duruyordu. Beni görsün diye seslendim. HAV! HAV! HAV! Koştum arkasından, bir kapıdan girdi adam; burnuma baharatlı et kokuları geliyordu. İçeri girdim, belediyecinin yanında yemek yapan bir kadın vardı. Gülümseyerek bana baktılar: “Evimize hoşgeldin.” dediler.