Tuesday, June 29, 2010

Cormac McCarthy'den pek ustaca bir diyalog

Başka bir şey var mıydı?
Daha önce de aynı şeyi sordun.
Kapatacağım da.
Kapatacaksın.
Evet efendim.
Saat kaçta kapatıyorsun?
Şimdi. Şimdi kapatıyorum.
Şimdi bir saat değil.
Saat kaçta kapatıyorsun?
Genellikle karanlık basınca.
Hava karardığında.
Ne dediğini bilmiyorsun, değil mi?
Kapatacağım diyorum. Dediğim bu.
Saat kaçta yatıyorsun?
Efendim?
Biraz sağırsın galiba. Saat kaçta yatıyorsun dedim.
Dokuz buçukta falan. Dokuz buçuk sularında.
O zaman tekrar gelebilirim.
O sırada kapalı olurum.
Önemli değil.
Niye geleceksiniz ki? Kapalı olacak.
Onu söyledin zaten.
Kapalı ama.
Yazı turada en çok ne kaybedildiğini gördün?
Efendim?
Yazı turada en çok ne kaybedildiğini gördün dedim.
Yazı turada mı?
Yazı turada.
Bilmem. İnsanlar genellikle yazı turayla bahis tutuşmaz.
Daha çok bir karara varmak için falan atılır yazı tura.
Hatırladığın en büyük karar neydi?
Bilmem ki.
Yazı mı tura mı?
Bahis ne?
Sen yazı mı tura mı onu söyle.
Ama bahsin ne olduğunu bilmem lazım.
Ne fark eder?
Senin söylemen lazım. Ben senin
yerine söyleyemem. Haksızlık olur. Doğru olmaz. Hadi söyle.
Ben bahis filan tutuşmadım ki.
Tutuştun. Hayatın boyunca tutuştun. Ama haberin yoktu.
Bu paranın üstündeki tarih kaç biliyor musun?
Hayır.
Bin dokuz yüz elli sekiz. Yirmi iki
yıldır buraya varmak için seyahat
ediyor. Şimdi vardı. Ben de öyle. Elimi kapadım üstüne.
Ya yazı ya tura. Sen söyleyeceksin. Söyle.
Bilirsem ne kazanacağımı bilmiyorum ki.
Her şeyi kazanacaksın. Her şeyi.
Söylediğiniz şey mantıklı değil beyefendi.
Söyle.
Tura olsun.
Chigurh elini paranın üstünden kaldırdı. Adam görebilsin diye kolunu hafifçe çevirdi. Aferin, dedi.

Wednesday, June 9, 2010

Ot Olmak

Uyumak, uyanmak, ağlamak,
Oynamak, gülmek, yürümek,
Anlamak, susamak, öğrenmek,
Sevinmek, sorgulamak, acımak...
...
Ne birine,
Ne diğerine,
Ne ötekine...
Ne gerek, ne de halim var varolmaya...
Olmamak ne burda,
Ne bildiğim başka bi yerde
Olmamak etken fiiller içinde
Bilmemek, görmemek
Ot olmak olduğunu bile bilmediğim şu hayali gelincikli ovada
...
...
...
Savrulmak sağa sola doğru amaçsız esen rüzgar eşliğinde, Güneş tam tepemde Dünya bir cennet Tanrı işini iyi bilen bir bahçıvan, bense güzel küçük yeşil bir parçasıyım sadece...

Benimle

Küçük bir parça huzur, ölmekte olduğumun bilinciyle
Ve o muazzam acı asla dinmek bilmeyen...
...
Canım çok yanıyor...
...
Terkedilmişlik,
Bırakılmışlık her alabildiğim zayıf nefeste,
Her donuk, sönmekte olan bakışımda...
Haksızlığa uğramışlığın üzüntüsüyle sevişen öfkem...
...
Delice haykırmak,
Kükremek,
Yıkmak istemek duvarları ama değiştiremeyeceğini de bilmek hiçbirşeyi...
Etki edemeyişin katlanılmaz çaresizliği...
...
Taşlamış bir kötülük, tam gırtlağımda...
Yutkunamayış...
Kusamayış...
...
Anlaşılamayış yine,
...
Yine alabildiğine sessiz yine herşeyden daha sert o yalnızlık ...
...
Tepeden tırnağa benimle...

Tuesday, May 11, 2010

Araf

Nemli gözlerim,

...

Kıpırdayamıyorum da bir adım öteye...

...

Kırık hayallerimin parçaları ayaklarıma batıyor

...

Ufalanmış, toz olmuş bir kısmı da,

Gözlerime kaçıyor..
...

Ne ileri

Ne geri

...

Yaşamak değil yaptığım

...

Ama

Ölmüyorum da ...

Thursday, April 22, 2010

Bir eseri yazdıktan sonra bize ait olduğunu nasıl tescil ettirebiliriz?

Merhaba,

Son zamanlarda çevremizde çoğu kişiden duyduğumuz bu soruya yanıt vermek istedik. 

Yazmış olduğunuz bir eseri / metni, fikri mülkiyet açısından korumak istediğinizde; noter aracılığıyla tescil yapmak sayfa başı ortalama 25 TL olarak düşünüldüğünde hakkınızın korunabilmesi için çok pahallı bir yoldur. Yazılı metninizi dosya ya da e-posta yoluyla yayınevinin ellerine teslim etmek ise sanıldığı kadar güvenilir bir yöntem değildir. Sonuç olarak; içinde insan faktörünün bulunduğu her alanda, bireylerin kendi haklarını hukuki açıdan koruması bir zaruret haline gelmiştir ve yayıncılık da bu alanların önde gelenlerindendir.

En güvenilir ve ekonomik yöntemlerden birisi; Kültür Bakanlığı'nın sunmuş olduğu "İlim ve Edebiyat Eserleri Kayıt - Tescil İşlemi" denilen hizmettir.

Konuyla ilgili detaylı bilgi ve başvuru formu için bu linki kullanabilirsiniz: http://www.telifhaklari.gov.tr/Genel/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF1D2BBDFC4052639B9CD69CF44AAF79CF

İlhamınız bol olsun...

Saturday, April 17, 2010

Bir boşluk ki içimi dolduruyor

Öyle düzenli bir üzüntü ve kaos yaşıyor ki bazıları; her daim sarsılmaz ve istikrarlı hayat kalitelerine imrenirken buluyorum kendimi. Ferah kış bahçelerinde çaylarını yudumlarken cinsel problemlerini konuşup, kocaman SUV’larına binip başka başka yerlere sıkıntı içinde gidiyorlar. Her genç kızın hayali, o geniş ve bir o kadar minimalist mutfaklarında akşamdan-kalmayım-çok-berbat-haldeyim diye hayıflanıp, Alman malı beyaz pvc pencerelerinin ardında güneş parıldarken, katalog sayfalarından fırlamış salonlarında tuhaf bir umutsuzluk içinde oturuyorlar. Sabah, margarin reklamlarındaki gibi güzel, margarin haricinde üzerinde her şey bulunan kahvaltı masalarına oturup; o mutlu tabloyu çiziyorlar. Garajlarının önünde teke tek basket maçı yapmak için potalar ve evlerini çevreleyen yemyeşil çimenler var. Hani tam öyle bir düzen ki... Sanki birazdan filmin kötü adamı gelip, bu kusursuzluk abidesini sırf onların “aile bilincini güçlendirmek” adına bozmaya çalışacak. Birkaç sinirli davranış ve biraz gözyaşı sonrasında polis aracının ya da ambulansın ışığı yüzüne vururken ellerinde birer bardak sıcak çay, sırtlarında battaniye; felaketten az önce kurtulmuş Holywood yıldızlarını oynayacaklar. Ancak İsviçre Alplerine uçakları düşerse, yatları fırtınaya yakalanırsa, spor arabaları Güney Fransa Sahilleri’nde bir yerlerde kontrolünü yitirip de denize uçarsa ölür bu insanlar. Sarayburnu’ndan aşağı beyaz bir Şahin’le uçmazlar, ya da durakta beklerken freni patlamış belediye otobüsü tarafından ezilmezler. Ölümleri bile farklı olur... Ölümlerinin ardından mumları yakıp ya da ışıkları loşlaştırıp içki içerek, büyük ekranlı televizyonlarının karşısında eski tatillerini, çocuklarının ilk adımını, ileride hatıra olsun diye çekilmiş bütün komiklikleri izleyerek hüzünlenirler. Öyle organize bir hüzün ki bu... Bütün resim ve videoları atınca, hatıraları ve acıları da zihinlerinden çıkıp gidecekmiş gibi durur. Biraz-zamana-ihtiyacım-var ile kendimi-toparlamalıyım konseptine uygun; yerleri bilinir şekilde herkesten gizlenirler. Öyle düzenli bir kaos, öyle steril bir keder ve öyle soylu bir çaresizlik hali ki bu; hayatları biri tarafından özenle kaleme alınmış gibi... Bozmak istesem de bozamıyorum, hep o yan karakter kötü adam olarak kalıyorum.

Tuesday, April 13, 2010

Sen bana inan

İtimat etme göğsündekine, gel sen bana inan
Koy ver, sal gitsin ne varsa içinde Barbarosa doğru
Hadi yol alalım sahile seninle, şaşkın martılar eşliğinde, boğaza bakalım biraz
Ufku görüp umutlanalım, hafiflesin kırık ruhumuz,
Güzel şeyler olacakmış gibi hissedelim biraz da, yarım ağızla gülümseyelim
...
Avunalım
...
Belki bir başka güzel kız da burdan geçer
Belki onun kadar tatlı
Onun gibi aynı... gülümseyişi
Sesi de aynı onun gibi
Ağzının kenarındaki gamze bile aynı
Boynu aynı
Kokusu aynı
...
Beki onu da sevebiliriz bu kadar delice.

Friday, April 2, 2010

UZUN UZUN ÇALAN ZİLLER VE BİR MUTFAK KAPISI HAKKINDA

11:00

“Halbuki,” demişti adam, “hiç böyle olmasını istemezdim.”. “Film kaçtaymış?” demişti bir başkası, “Birazdan ordayım, şarjım bitiyor kapatıyorum.” demişti sonuncusu. Sonra hepsi birlikte yürümeye başlamışlardı. “Ah be ışığı kaçırdık!” demişti arkadan gelen çocuk, “Dur fırlama elimden, araba ezer.” demişti yanındaki kadın. Beklemişlerdi.

Ne güzel bir köpektim ben... Öyle demişti çocuk giderken. Kafamı kaldırıp çocuğun arkasından baktım, hala konuşuyordu. Esnedim ve ayağa kalktım. Bir süre ensemi kaşıdım. Açtım, bir şeyler bulmalıydım. Kedilerin mesken tuttuğu yerlerden geçtim, beni görünce bir kısmı kaçıştı. Bir kaçı diklenmeye yeltendi, içlerinden birini altıma alıp gebertene kadar sarsmak istedim. Dişlerimi gösterdiğimde kaçtılar. Koca kıçlı olanın üstüne atıldım. O an yanımda tiz bir ses duydum; ZIRRRN! ZIRRRN! ZIRRRN!

***

11:05

ZIIIIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRNNNN!

Handan, kapı zilinin çalmasıyla birlikte yataktan fırladı. Bu kadar erken saatte eve kimsenin gelmesini beklemiyordu. Ters dönmüş terliğinin sol tekini giydi, diğeri ortalıkta yoktu. Yatak odasından salona doğru koştu, terlikli ayağı kapı girişinde toplanmış olan peluş halıya takıldı. Halı yeşil kürklü fantastik bir hayvan gibi sol ayağına dolanıverdi. Öne doğru sendeledi, yere kapaklanmak üzereyken yemek masasına tutundu. Masanın üstündeki boş şarap şişeleri devrildi.. Sabah sabah beyninin ortasında şişeler tangırdıyordu. On saniye sonra camdan aşağıya sarkıp ‘Kimooo!?’ diye bağıracağını, aşağıdaki adamın da küfreder gibi ‘İSKİİİİİ!’ diye karşılık vereceğini çok iyi biliyordu.

ZIIIIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRNNNN!

Handan, olması gerektiği gibi, önce perdeyi sonra da pencereyi açmak istedi. Aceleyle ‘store perde’nin ipini çekti. İp elinde kaldı. ‘Hani bunlar hiç bozulmazdı! Bu perdelerin bir halta benzemediği geldiği günden belliydi’ diye geçirdi içinden. Tarık, elinde matkap dört tane dübel için yedi tane delik açmamış mıydı o gün? Sonra birbirine dolanmış ipleri açmak için saatlerce uğraşmışlardı. Üstüne üstlük bir de alt kattaki kadın eve gelip matkap gürültüsünden rahatsız olduğunu söylemişti.

ZIIIIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRNNNN!

Handan perdeyle daha fazla uğraşmadı, hemen pencereyi açıp “Kimoooo!?” diye seslendi.

Aşağıdaki nefes nefeseydi, aceleyle “Benim!” dedi.

“Tarık o köpek de ne kucağında!?”

“Aç kapıyı, ölüyor hayvan!” diye bağırdı Tarık. Karşı binadaki pencerelerin tül perdeleri kıpırdandı, arkalarında karanlık gölgeler belirdi. Gizlice gözler, gizlice dinler, gizlice konuşur ve gizlice ağlardı bu gölgeler. Bir ses duyduklarında, ağustos böcekleri gibi susar, odalarının sarı ışıklarını bir bir kapatırlardı.

Tarık, kucağında köpekle eve girdi. Onu büyük bir dikkat sarfederek, antrede yavaşça yere yatırdı; bir elini hala köpeğin karnında tutuyordu. Hayvan, içine çektiği hava yeterli gelmiyormuş gibi hırıltılı sesler çıkartıyordu. Gözleri kapalıydı, salyası ağzının kenarında beyaz bir tabaka şeklinde kurumuştu.

Handan, üzerinde ördek desenleri bulunan bir havluyla köpeğe doğru eğilirken “Noldu size böyle?” diye sordu.

“Hava güzel diye bisikleti almıştım, yokuş aşağı giderken birden önüme çıkıverdi.”

“Kıyamam ben bu garibime...”

“Böyle deme Handan, zaten bok gibiyim. Nasıl üzüldüm var ya...”

“Elini çek ordan, hemen tampon yapmalıyım.” dedi Handan başka soru sormadan.

Tarık yüzünü buruşturarak elini köpeğin karnından kaldırdı. Hafif bir inilti duyuldu. Köpeğin karın derisi yarılmış, iç organları mor solucanlar gibi kanın içinde boğum boğum dalgalanıyordu.

Tarık o an kendini suçlu ve yetersiz hissetti. “Vites dişlisi ya da zincir kesti sanırım...” dedi en emin ses tonuyla. Sonra cümlenin sonunda söylediği ‘sanırım’ ile arada kullandığı ‘ya da’nın altında kaldı bütün o anlık güveni. Midesi bulanır gibi oldu. Handan’a baktı; siyah saçlarının yüzünü örtüşünü, onun medikal bandı kesişini, siyah ojesi yer yer soyulmuş tırnaklarını, üzerinde komik sarı ördekler bulunan havlunun kanı emişini izledi. Durumu kabullenmenin verdiği sakinlikle “Keşke...” dedi, “ben de anlasaydım bu işlerden.”

“Aslında ben de pek anlamıyorum Tarık, uygulamalıdan kaldım bu dönem.”

“Veterinerlikte okuyan sensin kızım, benden daha çok anlıyorsundur..”

“Yok,” dedi Handan aniden “bu böyle olmayacak, yarayı dikmek lazım. Evde malzemem de yok!”

“Napıcaz peki?”

“Arkadaşım bir veterinerde işe başladı, taksiye atlayıp gidelim hemen!”

***

10:55

Silindir, yeni dökülmüş sıcak asfaltın üstünde ilerlerken; işçiler, kırmızı üçgen yol levhalarının içindeki kürekli siyah adamlar, yerden yükselen ve gökten yağan sıcağa rağmen tempolu bir şekilde çalışıyordu. İçlerinden birisi, Rahmi Yorgun, diğerlerine göre daha yavaş hareket ediyordu. Bir kürek mıcır attı, sonra bir kürek daha... derken durdu Rahmi. Cebinden bir Maltepe çıkartıp yaktı, derin bir nefes çekti sigarasından. Uzaktaki yolda sıkış sıkış otobüsler, içinde tıkış tıkış insanlarla ağır aksak ilerlemeye çalışıyordu. Orada, en azından şimdilik, o otobüslerin içinde bulunmamanın verdiği keyifle gülümsedi. ‘Yok agam yok, bu devran böyle dönmez.’ diye mırıldandı kendi kendine.

Sigarasından ikinci fırtı çekerken; arkadaşlarının zabıta telsizi diye dalga geçtiği cep telefonu çalmaya başladı. Ekranda ‘BEKİR BEY’ yazıyordu. İçi sıkılır gibi oldu Rahmi’nin... Asfalt çalışmasının uzağına doğru yürüdü hiç acele etmeden. Otoyol bomboştu. Asfaltın üstü geçmişin arabalarından kalan lastik izleri ve silinmeye yüz tutmuş beyaz çizgilerle kaplıydı; her yanına, savaş sonrası terkedilmiş şehirler gibi, yarım kalmış bir yalnızlık sinmişti. Sekiz defa çaldı telefon, dokuzuncu da açıp “Alo” dedi Rahmi.

“Rahmi Bey beş aydır kiranı ödemiyorsun! Sesimi çıkartmıyorum, yaşlı başlı adamdır yazıktır diyorum anlamıyorsun.”

“Öderim ben onu Bekir Bey, yerim yurdum belli.”

“Yok artık yerin yurdun, aradılar şimdi. İcra memurları kapıdaymış, tahliye ediyorlar evi.”

“Ama...” dedi Rahmi, gerisi gelmedi.

“Halbuki,” dedi telefondaki ses, “hiç böyle olmasını istemezdim.”

“Ben de...” diyebildi sadece Rahmi.

Telefon elinden düştü. Terler gibi oldu, nefes alış verişleri hızlandı. Hafifler gibi oldu sonra Rahmi, üfleseler tüy gibi döne döne yükselecekti sanki. Serin bir rüzgar alnındaki teri okşarcasına esti. Uçmadı Rahmi öyle düşündüğü gibi; kurşun misali dibe çöktü. Asfaltın üstüne oturdu, sırtını refüjdeki soğuk metal bariyere dayadı. Kalbinin sesini, GÜP! GÜP! GÜP!, kulaklarında duyuyordu. Elini bütün gücüyle göğsüne bastırdı. Bekir Bey’in ‘Hiç böyle olmasını istemezdim...’ deyişi kulaklarında defalarca.yankılandı. Neydi ki hem “böyle” olan? ‘Hiç böyle olmasını istemezdim...’ Rahminin asfalta yığılması mıydı istemediği? ‘Hiç böyle olmasını istemezdim...’ Yoksa buzdolabını taşıyan hamalların, mavi baharat takımını yanlışlıkla kırması mı? Serin bir öğleden sonra, ucuz bir züccaciyecinin vitrininden karısıyla birlikte seçtikleri baharat takımının kırılmasına, Rahmi gerçekten üzülür müydü? Aslında pek sevmezdi o tuzlukları, biberlikleri Rahmi; baktıkça yanlızlığını hatırlardı. Rüzgar, Fatma’nın saçlarını tül perde gibi Rahmi’nin yüzüne doğru uçuştururken “Hem ne yaparız ki bu kadar çok baharatı.” dememiş miydi? Bir tuzu vardı Rahmi’nin bir de pul biberi, arasıra canının kimyon çektiği olurdu. O zaman da bakkala gidip bir fişek kimyon alıverirdi. Ama bu baharatlıklar öyle miydi? ‘Biberiye’ yazıyordu birinin üstünde, diğerinde yaldızlı bir ‘Kişniş’ yazısı parıldıyordu. Kebabiye, safran, kakule, anason, köri, köfte baharı, muskat... diye devam ediyordu liste. Fatma tek kelime bile etmemişti, vitrine öyle çocuk gibi bakıyordu ki... Rahmi’nin içi cız etti; “Bak hepsini kullanacağın güzel yemekler yapacaksın o zaman bana!” deyiverdi. Gözlerinin içine bakıp gülümsedi Fatma. En net anısı buydu Rahmi’nin, neden bu andı diye sorsalar kendi de bilmezdi. Hoş, kimse neden diye sormazdı; pek konuşmaz pek anlatmazdı Rahmi böylesi küçük şeyleri. O günden sonra en tuhaf baharatlarla dolu bir çok yemek yedi Rahmi, bazen sevdi bazen sevmedi bu yediklerini. Gülümsediği, yüzünü ekşittiği, hapşurduğu, gözlerini kocaman açıp su istediği, tekrar gülümsediği, hapşurduğu ve tekrar gülümsediği oldu. Ve bir gün... Mutfaktan kokusu yükselen bütün baharatlar, hayatından çıkıverdi. Fatma öldü. Geride bomboş bir baharat takımı bıraktı. Elini iyice kalbine bastırdı Rahmi, ağzı kurumuştu, gözleri yuvalarının içine çekiliyor gibiydi. Son bir gayretle refüjdeki bariyerden destek alarak ayağa kalktı. Önündeki kapıyı daha önce nasıl görmediğine şaşırdı. Yürüdü. Mutfak kapısı aralıktı, bir kadın yemek yapıyordu, içeriden çeşit çeşit baharat kokusu geliyordu.

***

11:12

Ne güzel bir köpektim ben... Gözlerimi araladım, çenem kilitlenmiş gibiydi, ağzımı açamadım. Bir kız vardı, bir de adam. Kucaklarındaydım.

“Ne trafiği bu böyle şöför bey?” dedi kız.

“Yandaki ana yolu asfaltlıyorlar ondan.” dedi öndeki adam.

“Başka yoldan falan, bir yerlerden gidelim; durumu iyi değil!” dedi kız.

“Yok abla bu yol açılmaz. Ne ileri ne geri, sıkıştık kaldık burda.” dedi öndeki.

Kız başımı okşuyordu, üşümeyim diye sarmışlardı beni. Biraz kafamı doğrultmaya çalıştım, canım yandı. Tüm gücümle doğrulup dışarı baktım.

“Handan bir şey oluyor ayaklandı sanki bu!” diye bağırdı adam.

Bomboş bir yol vardı dışarda, kenarında bir adam oturuyordu. Belediyeci dediklerimize benzer gibiydi. Havlamak istedim adama, çenemi açtım zorla. Ağzımdan dışarı bir şeyler çıktı. Bir daha, bir daha, bir daha seslendim adama; koşmaya çalıştım.

“Tarık, üstüme simsiyah kustu bu!” diye bağırdı kız.

“Abi döşemeyi mahvetti it!” dedi öndeki adam.

“Bir sus lan ölüyor hayvan! Başlatma döşemene!” diye bağırdı diğer adam.

Önce sesler, sonra da kokular gitti. Kız gitti, adam gitti, kucak gitti, üşümeyim diye sardıkları gitti. Kafamı kaldırıp dışarı baktım, belediyeci kılıklı adamı gördüm. Ayakta duruyordu. Beni görsün diye seslendim. HAV! HAV! HAV! Koştum arkasından, bir kapıdan girdi adam; burnuma baharatlı et kokuları geliyordu. İçeri girdim, belediyecinin yanında yemek yapan bir kadın vardı. Gülümseyerek bana baktılar: “Evimize hoşgeldin.” dediler.

Thursday, March 25, 2010

o zaman yazalım

Bir cehennem düşü gördüm,
Tam işimin orta yerinde, dün günün öğle vaktinde
Sözde ayti gayım ben,
Bilgi işlem,
Yanlış olmasın türkçemiz bozulmasın...
Her türlü pil, fener, haberleşme...
Alabildiğine yanıyordu, çok sevdiğim batasıca Dünyamız
Çığlıklar atarak koşuşan insanlar,
Her yer kırmızı, turuncu, sarı...
Birde güzel ateş fırtınası
Ağaçlar eğilmiş onlar da yanıyor delice
Yanık et kokusu sarmış heryanı
Az pişmiş sevsem de etimi,büsbütün içimi mutluluk sardı.
Bir orospu çocuğu gördüm tam sağımdan kadraja girdi, soluma doğru kaçıyor
Ne hikmetse yanmıyor
Koşarak çelme taktım yapıştırdım yere, geriden gelen ateş dalgası kaptı pisliği yaktı diri diri
...
Huzur içinde manzaranın tadını çıkardım
Atamadığım her gizli çığlığı geberirken atmak için, derin derin soludum cehennemi,
...
Her solukta ateş
Her solukta acı
...
Kavrulan ciğerlerim,
Ellerim,
Akan gözlerim
...
Ve nihayet
...
sonuna kadar özgürlük vardı.

Tuesday, March 23, 2010

an ve sonsuz üzerine karşılaştırmalı edebiyat...

Mesele bir seçim değil aslında.. En nihayetinde ne 'an'ı nasıl yaşayacağımızı biz seçebiliyoruz ne de 'sonsuz'un nerede sonlandığını ya da sonlanmadığını kestirebiliyoruz..

Konuya şu şekilde bir girizgah yapalım; an ne kadar içimizde, yanı başımızdadır.. Bir o kadar sahici bir o kadar sıcak.. Bir o kadar gerçek.. Bir o kadar somut.. Oysa ki sonsuz .. Bir o kadar soyut.. Bir o kadar uzak.. Bir o kadar soğuk ..

Örneklerle aydınlanalım.. Ya da hepten karartalım dimağımızı..

Büyük resimde “hayat güzeldir” oynayalım..

Sabah kalkıp yüzümüze çarptığımız o ilk suyun sersemlettiği an.. Aynaya bakıp küfrettiğimiz ve güne gözdağı verdiğimiz an.. Hizlıca şekerini karıştırıp ilk yudumunu aldığımız demli çayın telaş anı.. Giyinip kuşanıp kapı eşiğinde sevgiliden alınan o narin öpücüğün keyif anı..

Durağa ilerlerken yolda cilveleşen köpeklerin yüzümüze kattığı tebessüm anı.. Ofise adım atar atmaz akşam hayalini kurarken inceden kulağımızı çınlatan o günaydin! anı.. İşten başını kaldıramazken iş arkadaşının seni kolundan çekip yemeği götürdüğü o açlık anı.. Sonra doyum anı.. Günü anlamlı kılan bir dolu ayrıntıda gizlenen ve gece başımızı yastığa koyduğumuzda farkındalığına haiz olduğumuz o tatmin! anı... Uzayip giden ve hayat döngümüzün ufak bir provasını oynayan an’lar silsilesi..

Filmi geri sarıp baştan alsak.. ki sıkıcıdır bilirim.. Sabah kalkıp sonsuza kadar yüzümüze su çarptığımızı.. Aynaya sonsuza kadar bakıp sonsuza kadar kendimize katlandığımızı.. Sekeri yavaşça karıştırsak ta sonsuz kere çay ictiğimizi.. Sonsuz kere yemek yiyip sonsuz yolculuk ettiğimizi.. Sonsuz kere sevişip sonsuz kere uyuduğumuzu....Bir.. Dü-şünmeyelim en iyisi..

Bunu düşündüğümüzü düşünmek bile tahrip edici... Groundhog Day filmindeki gibi aynı günü 10 sene boyunca yaşasak.. Peh.. Kim son hızla atmaz kendini uçurumdan aşağı.. Hoş bunun da öğreticiliği var.. Tema barındırıyor sonuçta.. Karşılıksız sevgi ve iyiliğe dem vurmak için daha iyisi seçilemezdi herhalde.. Gel gelelim bu konumuz dışında bir mefhum..

Toplamda bir kez sonsuzu yaşamaktansa.. Sonsuz kez an’ı yaşamak.. İşte bu denklemde saklı tüm olay.. Denklem demişken.. An’ın yaşamımızın ne kadar içinde tüm somutluğuyla bizi karşıladığını belirtmiştim.. Sonsuza bakın hele.. Sapına kadar soyut.. Pozitif bilimlerin içine gömülmüş, biz negatif! insanoğluna kılıç kuşan takınmış.. Matematik ile kol kola vermiş , psikolojinin başına ekşimiş.. Yok efendim limitlere türevlere fourier'lara hapsetmiş kendini.. O da yetmezmiş gibi bizi de cekmiş bu hortumun içine.. Savuruyor da savuruyor ordan oraya..

Yemezler.. Gelmezler böyle oyunlara.. Geldik mi.. Babalar gibi hem de.. Ama hızla uzaklaşıyoruz şimdi.. Sonsuzdan kaçıp bir başka sonsuzu kovalamaya.. Elimizde kapı gibi an’larımız olduğu sürece önümüz açık.. An:1 Sonsuzluk:0.. Koyuyorum noktayı..

Alışkanlık üzere.. Paralel başka bir evrene geçmenin sırası.. 'Queen' evreni.. Bu kadar zırvalamadan sana bana kalacak bir iz yok.. İzi bırakacak olanı çıkarıp ortaya koymak ta bu yazının azıcık başarısı olsun...

Sahi?? Who wants to live forever??


Monday, March 22, 2010

...

Kuantum fiziğinde Schrödinger'in kedisi diye bir deney vardır.cok basit bir deneydir.Bir kutu , bir kedi , dolu bir tabanca , foton'a duyarlı bir tetik ve bir foton kaynağı işinizi görür.dolu tabanca kediye doğrultulur. foton'a duyarlı tetiğe bağlanır ve en son olarak foton kaynağı yerleştirilip kutu kapatılır.buraya kadar herşey gayet açık. ama gelin görün ki, foton seviyesindeki büyüklüklerde geçerli olan kuantum fiziğine göre, parçacıklar kuantum haline sahiptir. bu da şu demektir; her foton bir olasılık çiftiyle donatılmıştır. yani aynı foton tetiğe hem çarpar, hem çarpmaz. Yani tabanca hem ateş alabilir , hemde almayabilir..bu durumda, bu kuantum çiftinin tetik vasıtasıyla kediye yansıması, kafamızı karıştıran bir sonuç verir. namlunun ucundaki kedi aynı anda hem ölü, hem diri olmak durumundadır.



Bu aynı anda hem ölü olma hem de diri olma hali insanlar içinde gecerlidir.

hayat bir olasılık ciftiyle donatılmıştır ve size carpma durumuna göre aynı anda hem yaşıyor hem de ölü olabilirsiniz.Tabi bunun yanında aslında ölüyken kendinizi hayatta sanabilir veya yaşıyorken ölü olduğunuza inandırılabilinirsiniz. 

Yanlış Otobüs Manzumesi

Bu otobüse kaç defa, defalarca, yanlışlıkla ve yalnızlıkla bindim? O kadar çok oldu ki... Artık yanlışlıkla değil, alışkanlıklarımın bir gereği olarak biniyorum. Defalarca, defalarca, defalarca... Yanlışlıkla değil ama yalnızlıkla; hatta o kadar çok ki, hep aynı adamı aynı koltukta yakalıyorum. Önce aldığı gazetenin arka sayfa güzeline göz atıyorum, sonra o iç sayfalara geçip gazetesini dörde katlıyor. Bana da ekonomi sayfasının bir çeyreği düşüyor. Bazen gazete almadığı oluyor, meraklanıyor sormak istiyorum “Gazete nerede?” diye. O derece alıştım hatalarıma... Sonunda, onlarla yaşayan; onlarsız eksik kalan bir adam oldum.

Thursday, March 18, 2010

Usta

Hasta bu odada sekiz sene kaldı. Sekiz sene bu odadan dinledik sesini. Önceleri hastanenin derin sessizliğini bozan haykırışlarına hepimiz kulak kabartırdık. Zamanla diğer hemşireler, mumyadan bir farkı olmayan bu bedeni pek de umursamaz oldular. Halbuki çırpınışları hiç de duyulmayacak gibi değildi. Diğerleri, yaşamak zorunda oldukları yanı başlarındaki bir yanardağın kah güçlü homurtularına, kah zayıf kıpırdanışlarına artık aldırış etmeyen köylülere dönüşmüşlerdi. Bu köyün tek meraklı delisi olarak, gündelik bakım işlerimin yanı sıra hastayı özel bir ilgiyle izlemeye başlamıştım. Gitgide, hasta hakkındaki ipuclarını heyecanla bekleyen, bir radyo tiyatrosu fanatiğine dönüşüyordum. Öyle ki hastanın hiç sesinin çıkmadığı günlerde mesai saatim doluyor diye üzülürdüm. Bazen haftalarca birşey duymazdım. O dönemde suratımın asık olduğunu gören iş arkadaşlarımın “yine seninki suskun galiba” diyen gülüşlerine katlanırdım. Bazen de gece nöbetine kalan arkadaşlarım, komalık hastamdan tesadüfen bir şey duyarlarsa, ilan panosuna küçük bir not düşerlerdi. O sabahlarda hastaneye gelir gelmez, daha kahvemi almadan , panoya gider, hastanın geçmiş hayatının eksik taşlarını tamamlayacak kelimeleri arardım.

Hastam çokca sayıklardı. “Haydi bakalım,iş başına. gözlerini dört aç. böyle tutacaksın ki keskiyi, ahşabı kessin, elini değil!” gibi usta işi sözlerle bir marangozu, “havucu yutarken tavşanı da yutmuşsun ” ya da “fırın sütlacı hiç sevmezdi pamuk prenses” gibi sözleriyle de masalcı bir aşçıyı çağrıştırıyordu. Ona bu yüzden de “usta” demeyi uygun bulmuştum. Zaman zaman adıma benzeyen sesler duyardım. O zaman hızla yanına koşar, adımı tekrarlamasını bekler dururdum. Hezeyanlarının bir bölümü ise sekiz sene önce geçirdiği trafik kazasıyla ilgiliydi. “Bu gürültü de ne?,”,”Neden böyle olup duruyor?”, “Çok üzgünüm,çok”,”Yardım edin bana!” gibi.

Sekiz sene önce, Bebek iskelesinin oralarda, ansızın sollayan bir kamyon parka girmiş oturduğu bankın üstünden geçmişti. Ustayı hastaneye getirdiklerinde, kol ve bacakları çesitli yerlerinden kırılmış, kafatası parçalanmış. Üstüste ameliyatlardan sonra hayati tehlikeyi atlatabilmiş ama bir türlü komadan çıkamamıştı. Üzerinden bir kimlik bile çıkmayan ustanın hiçbir yakını da bulunamamış ve bu zamana kadar da bir arayanı soranı olmamıştı. Kamyonun sahibi olan firmanın vicdanlı patronu hastane masraflarını karşıladığı için, ona özel bir odada ihtimamla bakabiliyordum. Bazen küçük hediyeler alırdım sevgili ustama. Bir antikacıdan çok beğenerek aldığım yüzük, geçen yılbaşında aldığım pijamalarına da çok uymuştu. Yıllardır inatla oracıkta uyuyan ustamla yaşadığım herşeyi paylaşabiliyor, ondan güç alıyordum.

O gece,nöbetçi olduğum için sevinçliydim. Sevgili ustamla başbaşa uzun bir gece geçirebilecektim. Saat 12 yi geçmişti. Herkes çoktan uykuya dalmış, hastaneyi derin bir sessizlik kaplamıştı. Ustamın odasına yavaşca girdim. Pencereyi açtım. Serin bir yaz havası içeriye akın etti . Çekmeceden mumu çıkarıp yaktım. Yanı başındaki tabureye oturdum.Huzurla kapattığı göz kapaklarının altındaki göz hareketlerini izlerken, “belki de şimdi rüyasında beni görüyor” diye aklımdan geçti. Gülümsedim. Yüzünü şefkatle okşadım. Acele etmeden uzamış sakallarını kestim. Özenle kırlaşmış saçlarını tarıyordum.

Usta aniden gözlerini açtı. Çok acıklı bakıyordu. Fısıldayabiliyordu ancak. “lütfen, yapma artık.”

Ellerim titremeye başladı. Kalbim bir serçeninki gibi delicesine atıyordu. Önlüğümün cebindeki şırıngaya dokununca sakinleşebildim. Hızlıca kolunu sıvadım.

“Ustacığım, seni seviyorum, bu yüzden yapıyorum iğneni. Babamın beni terk etmesine bir daha izin veremem,biliyorsun. Sesinin, ben üç yaşındayken - iş seyahatine gidiyorum kızım, haftaya dönerim- diyen babamın sesi olduğunu , daha ilk sayıklamalarında hissetmiştim. Çok sonra döndün oysa. Benimse, sen olduğundan emin olmak için pek çok zamanım oldu burada. Senin bir usta değil de babam olduğunu öğrendikten sonra, bir daha bırakır mıyım sanıyorsun! Hep gözümün önündesin, baba ve artık bir yere gidemeyeceksin!”

“Hayır, kızım” diyebildi usta. Şırınga tümüyle boşalmıştı. Sabah oluyordu. Pencereyi kapattım. Sekiz senelik derin komasına tekrar dalmış babamın dudağının kenarına, iyi uykular öpücüğü kondurdum ve odadan çıktım.

Saturday, March 13, 2010

Orhan Pamuk: Babamın Bavulu

Orhan Pamuk'un 2006 yılı Nobel Edebiyat Ödülü Konuşması'nı, yazmak üzerine içerdiği pek çok unsur nedeniyle, bu küçük topluluğun ilk yazısı olarak kullanmayı uygun gördük.

Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.

“Bir bak bakalım,” dedi hafifçe utanarak, “işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.”

Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize (personas) geri dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye’nin bitip tükenmez siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.

Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum. Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.

Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.

Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm. Bavulun içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940’ların sonunda, İstanbul’da şair olmak istemiş, Valery’yi Türkçe’ye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti. Babamın babası –dedem- zengin bir iş adamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.

Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum… Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile. Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.

Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla (joy) araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe’deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen Ferhat’ın sabrını severim ve anlarım. Benim Adım Kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.

Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum. Ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris’e gitmiş, otel odalarında –başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre’ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi. Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken babamın –tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.

Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz. Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir. Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern edebiyatın başlangıcı Montaigne’dir elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Doğu’da ister Batı’da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi. Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.

Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.

Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim. Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, İstanbul’dan baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris’ten ve Amerika’dan aldığı kitaplarla, gençliğinde İstanbul’da 1940’larda ve 50’lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım İstanbul’un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970’lerden başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım. Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, İstanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum. İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul’un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970’lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla İstanbul’un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi.

Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu “merkezde olmama” duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum. Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul’un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı’ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul’daki hayatımızdan Batı’ya gidip gelmek gibi bir şeydi. Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris’e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye’ye geri getirmişti. Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. Yirmi beş yıl Türkiye’de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.

Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama ‘kızıyordum’ yerine ‘kıskanıyordum’ diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum. O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime “mutluluk nedir?” diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu? Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?

Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceği bir sır olabilir miydi? Bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp Paris’e gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu. Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım. Üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum. Bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki (authentic) değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi bu ses. Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.

Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme (authenticity) endişesi. Benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları (nerve endings), iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım. Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi için Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) bütünüyle tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.

Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.

Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbul’da yaşadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik endişesinden (anxiety of authenticity) kitaplarımda çok söz ettim. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum. Evet, insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik… Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler… Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan (express) bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim (identify) Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.

Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli (troubled) bir iyimserliktir. Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca Batı’ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.

Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir aleme ulaşırız. Babam da böyle bir aleme ulaşmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul’u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir.

Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi İstanbul’dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu alem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.

Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. Pek çok çocukluk ve gençlik 9

arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.

Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum. Babam ne mi yazmıştı? Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler… Bir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.

Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. Bir 10

ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik. Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı. Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.

Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız… Bunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.

Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var. Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları’nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. Yalnız zevkine ve zekasına güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benim için önemliydi. O sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım. Babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik (clumsiness) ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.

Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona “bir gün paşa olacaksın!” diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.

Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.

İsveç Akademisi’nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.